Eyl
24
Gönderen: admin, Makale, Eylül-24-2026

Bazı insanların ömrünü yıllarla ölçmek doğru değildir. Kaç yıl yaşadığına bakarsınız; kısa dersiniz. Sonra o kısacık ömrün içine nelerin sığdırıldığına bakarsınız ve susarsınız.

Hasan Aksoy kardeşimiz de böyle biriydi. 1993 doğumluydu. Daha yapacağı çok iş, yürüyeceği çok yol vardı. Fakat 2025 yılında yakalandığı kanser hastalığı genç bedenini yordu. Yaklaşık bir yıl süren mücadelenin ardından Rabbine yürüdü.

Onu tanıyanların zihninde şimdi aynı soru dolaşıyor olmalı: Bu kadar kısa bir ömre bu kadar işi nasıl sığdırdı?

Hasan, Mardinli bir ailenin evladıydı. Babası, bölgede ilim ve davet faaliyetleriyle tanınan ve sevilen Molla Abdullah Hoca’ydı. Küçük yaşlardan itibaren ilim ortamında yetişmiş, babasının dizinin dibinde öğrendiklerini yalnız kendisine saklamamıştı. Öğrenmenin yanında öğretmeye, bilmenin yanında yaşamaya çalışmıştı.

Ama Hasan’ı anlatırken benim zihnimde onun yaptığı işlerden önce ahlakı beliriyor. Sessizdi, sakindi…

Sesini yükselttiğine pek şahit olmazdınız. Konuşurken karşısındakini incitmemeye dikkat eden, mahcubiyeti yüzünden okunan bir insandı. Bugün neredeyse kaybettiğimiz o güzel utanma duygusu onda fazlasıyla vardı.

Bazen iffet ve edebin daha çok genç kızlara yakıştırılarak anlatıldığı olur. Hasan’a baktığımda hep şunu düşünürdüm: Bir erkeğe de mahcubiyet, iffet ve edep ne kadar güzel yakışıyor.

Fakat bu sakinliğin içerisinde yerinde duramayan bir yürek taşıyordu. Gönlünün bir yanı Suriye’deydi, bir yanı Gazze’de, diğer bir yanı ise Afganistan’da… Elbette kendi ülkesinin gençleri de onun derdiydi. Çocuklarımızın ahlaklı, iffetli ve imanlı yetişmesi için dersler veriyor, faaliyetler düzenliyordu. Gençlerin giderek artan ilgisizliği onu gerçekten üzüyordu. “Ne yapabiliriz, gençlere nasıl ulaşabiliriz?” diye dertlenir, çevresindekilerle istişare ederdi.

Suriye savaşı başladığında da uzaktan seyredenlerden olmadı. On dört yıllık büyük acının içerisinde kimi zaman bir çadır kampında, kimi zaman bir yetimhanede, kimi zaman ihtiyaç sahiplerinin yanında onu görmek mümkündü. Yardım götürmekle yetinmiyor; bildiklerini paylaşmaya, gençlerle ilgilenmeye, eğitim ve davet faaliyetleri yürütmeye çalışıyordu. Afrika’dan Yemen’e, Gazze’den başka mazlum coğrafyalara uzanan pek çok hayır faaliyetinde emeği vardı. Ayağına o çok sevdiği ibadetin tozları da değmişti.

Sonra hastalandı. İnsan ağır bir hastalığa yakalandığında dünyası ister istemez kendi bedenine doğru küçülür. Ağrısı, tedavisi, hastanesi, doktoru… Hasan’da ise tuhaf biçimde bunun tersine şahit olduk. Ameliyattan çıktığında, henüz anestezinin etkisindeyken bile dilinde Gazze vardı. İnsan, iradesinin zayıfladığı böyle bir anda sayıklarken belki de kalbinin en derininde ne taşıdığını ele verir. Hasan’ın dilinden Gazze dökülüyordu.

Fakat onun ardından bana ulaşan bir görüntü var ki belki Hasan’ın bütün hayatını tek başına anlatmaya yeter. Bir peçete… Üzerinde birkaç çizgi.

Hasan’ın en büyük hayallerinden biri Suriye’de yetim çocuklar için yalnızca barınabilecekleri bir bina değil; eğitim görecekleri, güven içerisinde büyüyecekleri büyük bir yetimhane kurmaktı.

Hastalığı ilerlediğinde imkânlar da zaman da daralmıştı. O büyük hayali küçülttü. Hiç değilse daha küçük bir yetimhane yapılabilsin istedi.

Ve yoğun bakım günlerinde projesini bir peçetenin üzerine çizdi. Odalar, giriş ve banyo… Küçücük bir kâğıda sığdırılmış kocaman bir hayal. Tek arzusu, ölmeden önce o yetimhanenin yapıldığını görebilmekti.

Ömrü vefa etmedi. Şimdi o peçeteye bakıyorum. Aslında orada bir bina krokisi görmüyorum. Bir insanın dünyadan ayrılırken geride bırakmak istediği şeyi görüyorum. Hasan kendisi için bir ev çizmiyordu. Çocukları için bir gelecek planlamıyordu. Malını nasıl çoğaltacağını hesaplamıyordu. Ölümün kendisine yaklaştığını hissettiği günlerde bile hiç tanımadığı yetim çocukların nerede yatacağını, nerede okuyacağını düşünüyordu.

Belki güzel yaşamak tam da budur. İnsan öldüğünde arkasından ne söylendiğinden önce, yaşarken neyin derdini taşıdığı önemlidir.

Hasan’ın yarım kalan bir hayali var. Ailesi, o peçeteye çizilen emaneti bırakmamaya karar vermiş. Onun imkânları sebebiyle küçültmek zorunda kaldığı yetimhane, inşallah Hasan’ın gönlündeki hâliyle yeniden projelendirilecek ve tamamlanmaya çalışılacak.

Belki Hasan göremeyecek. Fakat bir gün o yetimhanenin kapısından çocuklar girecek. Odalarında uyuyacak, sınıflarında okuyacak, bahçesinde koşacaklar. Ve belki onlar Hasan’ı hiç tanımayacaklar. Ama Hasan’ın duasının içerisinde yaşayacaklar.

Resûlullah’ın (s) evladı İbrahim’in ardından söylediği o söz bugün bize ne kadar da yakın geliyor: “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Biz ancak Rabbimizin razı olacağı sözleri söyleriz.”

Gözümüz yaşlı, kalbimiz mahzun.

Seni kaybetmekten dolayı üzgünüz Hasan kardeşim.

Rabbim kısacık ömrüne sığdırdığın bütün güzel işleri kabul etsin. Yarım bıraktığın hayallerini sadaka-i câriyeye dönüştürsün. Mekânın cennet, makamın âli olsun.


Comments are closed.